İçeriğe atla

Taha Abdurrahman

Taha Abdurrahman
Taha Abdurrahman, 2016'da, sağda, öğrencisi ve meslektaşı Profesör Hammou Neqqari ile.
2016'da Taha Abdurrahman, sağda, öğrencisi ve meslektaşı Profesör Hammou Neqqari ile.
Tam adıTaha Abdurrahman
Doğumu28 Mayıs 1944
Fas, El-Cedide
ÇağıÇağdaş felsefe
BölgesiBatı felsefesi, İslam felsefesi
İlgi alanlarıMantık, Ahlak, Dil felsefesi, Modernite, İslam ve bilim

Taha Abdurrahman, (d. 28 Mayıs 1944)[1][2] Faslı Filozof ve Arap-İslam dünyasının önde gelen düşünürlerinden biridir. Mantık, ahlak ve dil felsefesi, modernite ve geleneği okumada yöntem üzerine özgün felsefi projeleri bulunmaktadır.

Hayatı ve eğitimi

1944 yılında Fas’ın Cedide şehrinde doğdu. Çocukluğu II. Dünya Savaşı sonrası, İslam coğrafyasında ve tüm dünyada meydana gelen sömürge karşıtı hareketlerin doğduğu yıllarda geçen Taha Abdurrahman’ın babası, İslami ilimler eğitimi veren bir hocadır. Bu dönemde Fransız sömürgesi olan Fas’ta Fransız idaresi geleneksel eğitim üzerindeki baskıyı yoğunlaştırınca Taha Abdurrahman’ın eğitimi yarıda kalır. Bu gelişmeden sonra, doğduğu şehir olan Cedide’de ilkokul ve ortaokula gider, bir yandan da babasından İslami ilimler ve hafızlık eğitimi almayı sürdürür. Fas’ın 1956 senesinde Fransa’dan bağımsızlığını elde etmesiyle bu tarihten bir sene sonra kurulan V. Muhammed Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü’nü bitirdikten sonra, Fransa’daki Oxford ve ünlü Sorbonne Üniversitesi’nde dil felsefesi ve mantık başta olmak üzere birçok farklı alanda eğitim aldı.[3]

Felsefi ihtisasını Fransa’da yapan Taha Abdurrahman, birçok felsefî akımdan istifade etti. Özellikle ihtisas konusu olan mantık ve dil felsefesindeki modern gelişmelerden etkilendi. Dil ve Felsefe: Ontolojik Dilsel Yapılarda Bir Araştırma isimli doktora tezine bakıldığında mantıkçı pozitivizmin iddialarına karşı çok temkinliyse de, analitik felsefe melekesiyle ortaya konulmuş birçok yaklaşım görülmektedir. Nitekim hoca olarak öğretime başladığı yıllarda diyalektik materyalizm ile mantıkçılık arasında dönen hummalı tartışmalara mesafeli durmuş ve bu iki cepheden birinde yer almamıştır. Düşünsel hayatının daha erken dönemlerinde mantıkçı pozitivizm projesinin akim olduğuna kanaat getirmiş, bu nedenle doğal dil felsefesine yönelmiştir.

Akademik hayatı ve aldığı ödüller

Meslekî hayatına 1970 yılında daha önce lisans eğitimi aldığı Rabat’taki V. Muhammed Üniversitesi Edebiyat ve İnsanî Bilimler Fakültesi’nde Mantık ve Dil Felsefesi hocalığı yaparak başladı. Üniversitede hocalık yapmaya başladığında Mağrib’te iki etkin akım olan komünist ve liberal cenahlar şiddetli çatışmalar içindeydi. Akademideki ideolojik cebelleşmeler o raddeye varmıştı ki, bilimsel araştırma metot ve metodolojilerini takip etmek isteyen her düşünce, fahiş bir fikirsel konfor ve burjuvazi mefkûresine bedava bir hizmet sayılıyordu. Bu yüzden de Marksist Materyalist Diyalektiği dayanak edinmeyen ders ve konferansların çoğu tepki alıyor, hatta boykota uğruyordu.

Taha Abdurrahman, bu baskın ve katı ideolojik tutumu reddetti. Düşünce inşasında mantıkî yöntemi ve rasyonalitenin araçlarını dayanak edinmeye davet etti. Israrla mantık ve metodolojinin ilmî ve düşünsel etkinliklerdeki önemini açıklamaya çalıştı. Eğitim faaliyetinde ve kuramsallaştırma etkinliğinde içeriğin mutlak olarak yöntem ve metodolojinin aleyhine öne çıkarılmasının tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Nitekim bizzat kendisi fenomenolojik yöntemlere seviyeli durduğunu, yaptığı araştırmalar ve telif ettiği eserlerdeki tezlerini temelde mantık, dil bilimleri, mantık felsefesi ve dil felsefesi alanlarında ulaşılan en son gelişmeler üzerine kurduğunu ifade eder.

Öte taraftan Taha Abdurrahman, merkezi Rabat şehrinde yer alan Faslı Yazarlar Birliği’nin kurucu üyelerinden biridir. Hollanda Amsterdam merkezli Uluslararası Argümantasyon Araştırmaları Cemiyeti’nin ve merkezi Almanya Köln olan Felsefe ve Kültürler Arası İletişim Cemiyeti’nin temsilcisidir. Trablus’taki Dünya İslâm Daveti Cemiyeti eski üyesidir. Dünya Müslüman Âlimleri Birliği’nin mütevelli heyeti azasıdır. Dünya Müslüman Âlimleri Birliği’nin çıkardığı el-Ümmetu’l-Vasat dergisinin 2007’den beri müdürüdür. Merkezi umman olan Arap Felsefesi Cemiyeti eski başkan yardımcısıdır. Rabat’ta yer alan Mütefekkir ve Araştırmacılar Hikmet Forumu’nun başkanıdır. Fas Krallık Akademisi’nin uzmanlarındandır. Birçok ilmî dergide hakem ve danışmandır. 1988’de Fî usuli’l-hivâr ve tecdidi ilmi’l-kelâm adlı kitabıyla, 1995’te de Tecdidu’l-menhec fî takvîmi’t-tûrâs isimli eseriyle Fas İnsanî Bilimler Ödülü almıştır. 2006 yılında Suâlu’l-ahlâk: müsâhemetun fî’n-nakdi’l-ahlâkiyyi li’l-hadâseti’l-garbiyye telifiyle ISESCO’nun İslâmî Araştırmalar Ödülü’ne layık görülmüştür. 2014 senesinde VI. Muhammed İslâm Düşüncesi ve Araştırmaları Ödülü almıştır.[4]

Taha Abdurrahman 1970 yılında başladığı üniversite hocalığından 2005 senesinde emekli oldu. Bu görevinin yanı sıra o, Tunus, Cezayir, Mısır, Libya, Irak gibi farklı Arap ülkelerinde birçok üniversitede misafir öğretim üyeliğinde bulundu.

Taha Abdurrahman ve tasavvuf

Taha Abdurrahman’ın mantık ilmine vukûfiyeti arttıkça eğitim vasıtası ile edinilen aklın çok yetersiz olduğu kanaati de perçinlenmiştir. Çünkü ona göre bu, araçsal ve sadece maddî sorulara cevap veren bir akıldı. Bir felsefeci olması hasebiyle bu sınırları yoklamak ve mümkünse aşmak gereksinimi duyduğunu ifade eden Taha Abdurrahman’ı manevi bilginin yapısını keşfetmeye iten ilk saik bu husus olmuştur. Zira bahsi geçen öğretilmiş ve araçsal aklın donuk sınırlarını aşacak olan bilginin burada olduğunu sezinlemiştir. Bu yüzden bir mürşidin gözetiminde seyr-i sülûk yapmaya karar vermiş ve bu yönde bir arayışa girmiştir. Bu arayış neticesinde Fas’taki Kadirî tarikatı şeyhlerinden Sidî Hamza’ya intisap etmiştir. Böylece tasavvufî pratiği bir mürşidin gözetiminde bilfiil yaşamıştır. Bu canlı deneyim sayesinde idrak alanının enginleştiğini, kâinatın zihnine daha çok açıldığını ifade etmiştir: “Dinî Pratik ve Aklın Tecdidi, isimli eserimin sufî deneyimimle güçlü bir alakası vardır. (…) Bu kitapta ilk meramım, ruhî/manevi tecrübenin aklî bilgiyle asla çelişmediğini, bilakis onu daha da zenginleştirip derinleştirebileceğini beyan etmekti.”.[5] Nitekim tasavvufî tecrübe onun hayatında bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Söz konusu tecrübe neticesinde elde ettiği manevî bilgi ve tezkiyenin düşünsel hayatında meydana getirdiği değişiklikleri şöyle açıklamıştır: “Önceden şeylerin zahiri ve yüzeyinde dururdum. Onları aşmazdım. Şimdi ise şeylerin ardındaki mana ve değerleri bir doktor titizliğiyle yokluyorum. Filhakika etrafımdaki dünyaya dilediğimiz gibi tasarrufta bulunabileceğimiz maddî bir okyanus gibi bakıyordum, bu gün ise alemi insana verilmiş bir emanet olarak görüyorum.”.[6]

Bu tasavvufî deneyimden sonra daha önce sadece mantık kitaplarını okumuş olduğu İmam Gazzâlî’nin bütün eserlerini büyük bir titizlikle ve derinlemesine okumuş ve ondan çok etkilenmiştir.

Felsefi sorunsallaştırma yöntemi

Burada hemen belirtmeli ki, Taha Abdurrahman’ın felsefi sorunsallaştırma yöntemi, akıl için tek tip bir mantığı aklın yegâne bilgi üreten mekanizması sayan “burhan mantığı 7 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. nı” esas almaz. Onun yerine mantık felsefesindeki son gelişmeleri ve lenguistik yöntemlerden söylem analizini temel alır. Zira ona göre felsefenin vazifesi, söylemin muhtelif seviyeleri içinde hareket eden düşünsel devinimi araştırmaktır. Bu nedenle -denilebilir ki- o, geleneksel felsefî sorunsallaştırma yöntemini terk edip yeni bir felsefî sorunsallaştırma metodunu tercih etmiştir. Ona göre “felsefî soru” Sokrates’te olduğu gibi salt bir tetkik veya Kant’ta olduğu gibi sadece bir tenkit değildir. Bilakis “felsefî soru” kendi konusunu sorduğu kadar kendi konumunu da sorgular. Yani konusunu araştırdığı kadar kendi zeminini de araştırır. Keza, konusunu eleştirdiği kadar kendi zeminini de eleştirir.[7]

Akıl hakkındaki görüşleri

Taha Abdurrahman düşünce tarihinde inşa edilmiş olan iki tür akıl tasavvurunu eleştirir. Bunlardan biri çeşitli İslâmî ilimlere de etki etmiş Arsitoteles’in, diğeri de yeni ve modern felsefenin tarihine damgasını vuran Descartes’in akıl tasavvurlarıdır.

Ona göre Aristoteles’in “akıl, insanda kaim olan ve onu hayvandan ayırıp bilgiyi kabul etmeye istidatlı hale getiren cevherden ibarettir”[8] şeklindeki akıl tanımı, aklı başlı başına bir varlık sahibi olan “cevher” addetmektedir. Oysa doğru olan, aklın eylemlerden bir eylem olması, hatta failiyete ve onun vasıflarına en iyi delalet eden eylem olmasıdır. Çünkü akıl, insanın diğer faaliyetlerine müdahil olur. Örneğin gören gördüğünü düşünürken görür, işiten işittiğini aklederken işitir. Bunun yanı sıra akıl, tıpkı fiiller gibi bazen güzel, bazen çirkin olabilir. Sahibi onunla hakiki bilgi yolunu yürüdüğünde güzel, bu yoldan sapıp onu şüphe, hevâ ve hevesin meydanına sürdüğünde çirkin olur. Keza, akıl, tıpkı fiiller gibi dönüşüm ve değişimi kabul eder; zira aklî eylemi yönlendirip ona etki etmek mümkündür. Şu da var ki, söz konusu tanım, insanı birbirinden bağımsız kısımlara ayırmaktadır; çünkü aklı zat diye nitelemek onu insanın mahiyetini belirleyen “eylem” ve “tecrübe” gibi diğer sıfatlarından ayırmaktadır. Böylece eğer Yunan düşüncesinde olduğu gibi aklın cevher olduğu teslim edilirse eylem ve tecrübenin de cevher olabileceğini teslim etmek gerekir ki bundan insanda “düşünen zat”, “eyleyen zat”, “deneyimleyen zat” gibi birçok zatın kaim olduğu manası çıkar. Bu mana, vasıflarının bütüncüllüğü ve eylemlerinin içiçeliği yönünden “insanın birliği hakikatine” aykırı olduğundan gerçeğe çok uzak düşer.

Descartes’in akıl teorisine gelince, Taha Abdurrahman onun aklı “aklî yöntemleri, modern bilimlerin -özellikle de matematiğin- faaliyeti bağlamında belirlenmiş şekline göre kullanmaktır.”[9] şeklinde inşa ettiğini belirttikten sonra bu tanımda “bilimsel aklî metod”un merkeze alındığını bunun da “görelilik”le malul olduğunu belirtir. Çünkü aklın ortak ve küllî kanunlarıyla iştigal eden mantık ilminin tarihî gelişimini ve konularını incelikli ve derinlikli bir araştırmaya tabi tuttuğumuzda onun çoklu ve değişken kurallar ve postulatlara dolaysıyla da çoklu ve değişken sistemler ve nazariyelere şamil olduğunu görürüz. Öyle ki bir sisteme –veya nazariyeye- göre doğru olan diğer bir sistem veya nazariyeye- göre doğru olmayabiliyor.

Taha Abdurrahman’ın “akıl” inşasına gelince, ona göre “akıl” zat değil, eylemdir. Felsefî ifadeyle cevher değil, arazdır. Zira Kur’ân-ı Kerim’in nassları okunduğunda oradaki “akl”ın, Yunanların akıldan anladığı manadan farklı bir manaya geldiği görülür. Bu müessis metinlerde yer alan mana, aklın da tıpkı işitmek, görmek, tatmak ve koklamak gibi bir fiil olduğu yönündedir. Akıl, insanın kendi hayatında yaptığı algısal (idrakî) eylemlerden biridir ve Kur’ân-ı Kerim’de “fıkıh” ile “ilim” kelimeleriyle birbirilerinin yerlerine kullanılmıştır. Hiçbir Arap lügatçi tatmaya, koklamaya veya görmeye zat demediği gibi akla da zat dememiştir. Felsefî tabirle ifade edilecek olursa akıl, İslâm’ın kurucu metinlerine göre “cevher”, yani kendi zatıyla kaim, kendi kendisine yeten, başkasına ihtiyaç duymayan bir şey değildir. Çünkü aklı “şeyleştirme” onu donukluğa götürür; oysa açıktır ki, akıl, zatın ve mahiyetinin kaldıramayacağı kadar canlılık, hareketlilik ve güç taşımaktadır. Peki, aklın yani bu mahsus algısal eylemin kaynağı nedir? Kur’ân-ı Kerim’in bu soruya cevabı, Taha Abdurrahman’a göre, açık ve tartışmasızdır. Kur’ân’a göre akletme eyleminin kaynağı, kalptir. Akıl, kalbin fiillerinden bir fiildir. Kalbe mahsus eylemdir. Nitekim ayet-i kerime “Onların kalpleri vardır, ama onunla akletmezler.” (Hac, 22/46) der. Akıl burada sarih bir fiildir. İşitmek, aleti kulak olan bir fiil; görmek, aleti göz olan bir fiil olduğu gibi akıl da aracı kalp olan bir eylemdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de “akıl”, kırk dokuz ayette sadece fiil olarak geçmiş, hiç isim olarak kullanılmamıştır.[9]

Taha Abdurrahman, “akıl” kavramına uyguladığı bu yapısökümü ve ardından inşa faaliyeti neticesinde üç tür rasyonalite olduğunu ileri sürmüş ve onları birbirinden temyiz etmiştir. Bunlardan birincisi ‘mücerret rasyonalite’dir. Ona göre bu rasyonalitede duyu son derece yoğundur. Bu nedenle de genel olarak insanların ve özellikle felsefecilerin mücerret rasyonalitenin duyudan tamamen yalıtık olduğu yönündeki kanaatlerinin aksine o doğru olanın, mücerret rasyonalitenin yalnızca duyunun içeriklerinden arındığını, ama duyusal formlara eşlik eden form ve şekilleri olduğu gibi içinde barındırdığını ileri sürmüştür. Ona göre rasyonalite, duyusal asla sahip yapılardan müteşekkildir. Buna burhanî rasyonalitenin tümü, argümantatif rasyonalitenin de bir bölümü girer. Belirlediği ikinci rasyonaliteyi “müsedded rasyonalite” diye adlandırmıştır. Bu rasyonalite; pratik eylemlere, özellikle de gerçekleştirilmeye çalışılan maksatların faydalılığına dair yakin hasıl eden eylemlere girmekle doğar. Argümantatif rasyonalitenin diğer bölümü de buna girer. Tayin ettiği üçüncü rasyonalite ise “müeyyet rasyonalite”dir. Bu rasyonalite de amelî uygulamaya iyice girmekle ortaya çıkar. Özellikle edinilen maksatların/değerlerin faydalı olduğunu yakinî bir şekilde elde ettirmesinin yanı sıra vesilelerin de işlevsel olduğunu katiyetle ortaya koyar.[10]

Moderniteye bakış açısı

Taha Abdurrahman muhtelif düşünürlerin moderniteyi tanımlama etkinliğine yöntemsel bir hatayla başladığı kanaatindedir. Çünkü metodolojik bir ilke olarak bir şeyin pratiği ile ruhu arasına fark koymak gerekir. Bir şeyin ruhu, mahsus değerler ve ilkeler toplamıdır ki o şeyin pratiği bu değer ve ilkelerin tecsimi ve tatbiki mesabesindedir. Ne var ki bu düşünürlerin tanımları, ilkeler ile bu ilkelerin uygulanışları farkını modernite tanımı sadedinde gözetmemiştir. Modernitenin üzerine kurulu olduğu ilkeler ile bu ilkelerin tatbiklerini karıştırmıştır. Örneğin “Modernite aydınlanmadır” şeklinde bir tarif yaptıklarında bir ilke olarak modernite ile aydınlanmanın somut pratiğini birbirine karıştırmışlardır. Halbuki bir pratik ve tarih olarak modernite ile bir ruh ve değer olarak modernitenin birbirinden tefrik edilmesi, tanım faaliyetinin sıhhati için büyük bir ehemmiyet arz eder.

Taha Abdurrahman “modernitenin ruhu” kavramındaki ruh kelimesini, “tatbike iten ve modernlik görünüşüyle izhar edip vakıaya çıkaran güç” anlamında kullandığını tasrih eder.[11]

Taha Abdurrahman’ın özgün felsefi projelerinden biri de onun modernite sorunsalına yaklaşımıdır. Taha Abdurrahman, moderniteye yönelik farklı düşünürler tarafından yapılan “Batı bölgelerinde başlayıp sonra etkileri dünyanın tamamına intikal etmiş olan kesintisiz devam eden tarihi bir dönemdir” veya “akıl, ilerleme ve özgürlük sebepleriyle kalkınmaktır” ya da “Modernite gelenekle alakayı kesmektir” ya da “Modernite rasyonalizmdir” şeklinde yapılan tanımları yetersiz bulur. Zira ona göre modernite gibi katı olmayıp esnek olan kavramların nihaî bir belirlenime ulaştırılması güçtür.

Taha Abdurrahman'a göre bizim moderniteyi bir değer olarak ele almamız lazım, bir pratik olarak değil. Elbette ki modernitenin pratiği hal-i hazırda işliyor, bu inkâr edilemez. Müslümanlar, Batılı pratikle iletişim kuruyor, onu taklit edip ondan nakiller yapıyor. Fakat onları umdukları modernliğe Batının modernite uygulamasını taklit etmeleri ulaştırmayacaktır. Onların modernitenin mevcut pratiğinin sadece bir yansıması olduğu “modernite ruhu”nu meydana getiren ilke ve değerleri aramaları lazım.

Günümüzde Batıdaki düşünsel ve davranışsal krizlerin sebebi bu ilkelerin özünden değil, Batı tarzı tatbikinden ileri gelmektedir. Bu sebeple -Taha Abdurrahman’a göre- Müslümanlar kendi İslâm modernliğini Batı modernitesinin pratiğine göre değil, söz konusu ilkeler üzerine kurmalıdırlar. Kaldı ki bu ilkelere bağlı kaldıklarında Müslümanların modernitesinin pratiği ile batılı modernitenin pratiği çelişe de bilir. Örneğin varsayalım ki, İslâmi pragmatik “cemaatselliğ”i veya “akıl ile dinin iç içeliğini” veya din ile siyasetin birleşmesini” gerektiriyor, Batılı pragmatik alan ise bunun tam tersini icap ettiriyor, yani “bireyselliği”, “akıl ile dini ayırmayı”, “din ile siyaseti tefrik etmeyi” icap ettiriyor olsun, bu durumda biz modernitenin yukarıda zikredilen üç ilkesine bağlı kaldığımız müddetçe Batılılardan daha az modern sayılmayız; çünkü modernite kendi pragmatiğimizden hareketle özgünlük ve yaratıcılığı gerektirir, başkasının modernitesini onun pragmatik bağlamıyla aktarmayı değil. O ısrarla şu hususu tekit eder: Yapılması gereken, modernitenin ruhuna bağlılıktır, onun özgül bir pratiğine veya tatbikine değil. Bizi batılı modernite pratiğini alıp pragmatik bağlam farkına riayet etmeksizin kendi pratiğimize uygulayan mukallit moderniteden kurtaracak olan bu ruhtur. Çünkü bir ruhun uygulama pratiği çok farklı şekiller arz eder. Uygulamadaki bu çoklu farklılık inkâr edilemeyecek bir vakıadır. Hatta Batı modernitesinin kendisi bile bu anlamda birçok moderniteden meydana gelir. Alman modernitesi düşünsel olarak İngiliz modernitesinden ayrıdır; Fransa’nın felsefî modernitesi, Anglosakson felsefi moderniteden ayrıdır, vesaire. Japon sanayi modernitesi başka modernitelerden ayrıdır, Hint modernitesi kendine özgüdür. Siyasi modernizmlerin bariz farklılıkları da bunun cabasıdır.[12]

Öne Çıkan Eserleri

  • el-‘Amelu’d-Dînî ve Tecdîdu’l-‘Akl: el-Merkezu’s-Sekâfî el-Arabî, Fas 1997.
  • Fî Usûli’l-Hivâr ve Tecdidi İlmi’l-Kelâm: el-Merkezu’s-Sekâfî’l-İslâmî, Beyrut-Lüban 2000.
  • Fıkhu’l-Felsefe: Kitabu’l-Mefhûm ve’t-Te’sîl: el-Merkezu’s-Sekâfî el-Arabî, Fas 2005.
  • el-Lisân ve’l-Mizân: el-Merkezu’s-Sekâfî el-Arabî, Fas 2006.
  • Ruhu’l-Hadâse, el-Medhâl ilâ Te’sisi’l-Hadâseti’l-İslâmiyye: el-Merkezu’s-Sekâfî el-Arabî, Fas 2006.
  • Tecdîdu’l-Menhec fi Takvîmi’t-Türâs: el-Merkezu’s-Sekâfî el-‘Arabî, Fas 1993.
  • Bü’sü’d-Dehrâniyye: en-Nakdu’l-İ’timani li Fasli’l-Ahlâk ‘ani’d-Din: eş-Şebeketu’l-Arabiyye li’l-Ebhâsi ve’n-Neşr, Beyrut 2014.

Kaynakça

Özel

  1. ^ "Professor Taha Abdurrahman - Philosophers of the Arabs". www.arabphilosophers.com. 21 Kasım 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2023. 
  2. ^ "Asia Times - Arab-American relations: A new perspective". web.archive.org. 11 Ağustos 2003. 11 Ağustos 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2023. 
  3. ^ Gzt (26 Eylül 2022). "Özgün ve çağdaşımız bir düşünür: Taha Abdurrahman". Gzt. 2 Aralık 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2023. 
  4. ^ "Taha Abdurrahman". islamdusunceatlasi.org. 1 Şubat 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2023. 
  5. ^ Taha Abdurrahman (2011). Hivârâtun min ecli'l-müstakbel. s. 138. 
  6. ^ Rıdvan Merhûm, “Fî Diyâfet-i Bernâmeci ‘Taha Abdurrahman: el-Feylesufu’l-Müceddid”, Efkâr, Taha Abdurrahman özel sayısı, (ed.) Muntasır Hammâde, Rabat, el-Mecmuatu’l-İ’lâmiyye (Âhiru Sa’etin), 2016, s. 24-27
  7. ^ B. el-Hamrî. Mefhûmu'l-'akl fî felsefeti Taha Abdurrahman. 
  8. ^ Fî Usûli’l-Hivâr ve Tecdidi İlmi’l-Kelâm: el-Merkezu’s-Sekâfî’l-İslâmî, Beyrut-Lüban 2000, s. 62.
  9. ^ a b Taha Abdurrahman, Suâlu'l-ahlak, s. 64.
  10. ^ Muhammet Ateş, Modernitenin Felsefî ve Temelleri ve İslâm: Taha Abdurrahman’ın Felsefesi Özelinde, Eskiyeni, Ankara 2019.
  11. ^ Taha Abdurrahman, el-Hivâru ufkan li'l-fikr, s. 143
  12. ^ Taha Abdurrahman, el-Hivâru ufkan li'l-fikr, s. 84

Genel

  • Muhammet Ateş, Modernitenin Felsefî ve Temelleri ve İslâm: Taha Abdurrahman’ın Felsefesi Özelinde, Eskiyeni, Ankara 2019.
  • Abbas Muhammed Erhîle, Beyne’l-İ’timâniyye ve’d-Dehrâniyye: beyne Taha Abdurrahman ve Abdullah el-Arevî, el-Müessesetu’l-‘Arabiyye li’l-Fikr ve’l-İbda’, Beyrut 2016.
  • İbrahim Meşrûh, Taha Abdurrahman: Kırâetun fî Meşru’ihi’l-Fikrî, Merkezu’l-Hadâra li-Tenmiyeti’l-Fikri’l-İslâmî, Beyrut 2009.
  • Rıdvan Merhûm, “Fî Diyâfet-i Bernâmeci ‘Taha Abdurrahman: el-Feylesufu’l-Müceddid”, Efkâr, Taha Abdurrahman özel sayısı, (ed.) Muntasır Hammâde, Rabat, el-Mecmuatu’l-İ’lâmiyye (Âhiru Sa’etin), 2016, s. 24-27.
  • Mehmet Emin Maşalı, “Tâhâ Abdurrahman’ın Modernite ve Modernist Kur’ân Okumalarına Yönelik Eleştirisi”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, sy. 34 (2015), s. 1-5.
  • B. el-Hamrî, Mefhûmu'l-'akl fî felsefeti Taha Abdurrahman. www.mominoun.com: https://www.mominoun.com/articles/مفهوم-العقل-في-فلسفة-طه-عبد-الرحمن-3833
  • A. el-Harrî,  Taha Abdurrahman ve Muhammed Abid el-Câbirî: Sırâu'l-Meşru'eyn 'alâ Erdi'l-Hikmeti'r-Rüşdiyye, eş-Şebeketu'l-'Arabî li'l-Bahsi ve'n-Neşr, Beyrut 2014

Dış Bağlantılar

İlgili Araştırma Makaleleri

<span class="mw-page-title-main">İbn Rüşd</span> Arap filozof, bilim insanı ve yazar (1126–1198)

İbn Rüşd, Endülüslü-Arap felsefeci, hekim, fıkıhçı, matematikçi ve tıpçı. Tercüme ve yorumlamalarıyla Aristo'yu Avrupa'ya yeniden tanıtmıştır. İslam felsefesinde Aristocu akım olan meşşailiğin temsilcilerindendir.

<span class="mw-page-title-main">Bilgi</span> İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü

Bilgi, genellikle geçerliliği veya doğruluğu varsayılacak şekilde mümkün olan en yüksek kesinlik derecesi ile karakterize edilen, kişiler veya gruplar için mevcut olan bir dizi gerçek. Bilginin tanımı kullanıldığı alana ve bakış açılarına göre değişiklik göstermektedir. Epistemolojide subje ile obje arasındaki ilişkiden doğan her türlü ürüne denir. Bilginin doğası, kökenleri ve boyutları ile ilgilenen dala epistemoloji adı verilir.

<span class="mw-page-title-main">Deneycilik</span> bilginin sadece veya öncelikle duyusal deneyimden geldiğini belirten teori

Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir.

<span class="mw-page-title-main">Akılcılık</span> Ussun temel bilgi kaynağı olması gerektiğini savunan felsefi görüş

Akılcılık; usçuluk veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil, düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüş.

Postmodernizm, modernizmin sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan postmodernizm; mimari, felsefe, edebiyat, resim gibi alanlarda kendini göstermiştir.

<span class="mw-page-title-main">Fârâbî</span> Türk filozof, bilim adamı

Fârâbî, 8. ve 13. yüzyıllar arasındaki İslam'ın Altın Çağı'nda yaşamış ünlü filozof ve bilim insanıdır. Aynı zamanda gök bilimci, mantıkçı ve müzisyendir.

İbn Miskeveyh (940-1030) Fars asıllı ünlü Şii filozoftur. Müslümanlarca; Aristoteles, Farabi'den sonraki üçüncü öğretmen yani "Muallim Salis" olarak bilinir. İran'ın Rey kentinde 940'ta doğdu. Aktif politik kişiliğini filozof rolüyle birleştirdi. Tarihçi yönü de olan Miskeveyh Bağdat, İsfahan ve Rey şehirlerindeki Büveyhî Hanedanı'na hizmette bulundu. Aralarında Sicistani'nin de olduğu bir entelektüel grubunun üyesiydi. İslam dünyasında Neoplatonik geleneğin ortaya çıkışında Miskeveyh'in telifçi rolünün etkisi bulunmaktadır. İbn Miskeveyh tarihten psikolojiye, kimyadan metafiziğe kadar pek çok farklı alanda çalışmalarda bulundu ve eserler kaleme aldı. Yunan filozoflarının tevhid ile ilgilendiklerini öne sürmekle Miskeveyh din ile felsefeyi uzlaştırma hususu probleminden uzak durmuştur.

<span class="mw-page-title-main">İbn Bacce</span> yüzyıldan kalma filozof, doktor, astronomer, araştırmacı, müzisyen ve El-Endülüs şair

İbn Bacce tam adı Ebû Bekr Muhammed bin Yahya bin es-Saig olan Endülüs'lü, Arap filozof ve bilim insanı. Batıda Avempace olarak da anılır.

Kelâm ya da İlm-i Kelâm ; İslâm dininin akāid konularını irdeleyen ve tarihî olarak bu çerçevede gelişen dinî-felsefî teorilerle ilgilenen ilim dalı. Bu anlamda kelâm, imanla ilgili konu ve sorulara izâh ve ispat getirme amacıyla geliştirilen teolojik felsefenin adıdır.

Mutezile, İslam dininde bir itikadi mezhep. Mutezile, sözcük olarak "ayrılanlar, uzaklaşanlar, bir tarafa çekilenler" anlamına gelir. Büyük günâh işleyen kimsenin iman ile küfür arası bir aşamada olduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet âlimlerinden Hasan-ı Basrî'nin dersini terk eden Vâsıl bin Atâ ile ona uyanların oluşturduğu mezhep bu adla anılır. Mutezile ise kendini "ehlü'l-adl ve'ttevhîd" diye adlandırır. Mutezile mezhebinden olan kişiye Mutezili denir. Özellikle kader ve kaza konularındaki yorumları ve inançları nedeniyle İslam dinindeki diğer mezheplerden ayrılmışlardır; ama yine de İslam dininin çoğunluğunu oluşturan mezheplerden, Ehl-i Sünnet, Mutezile'yi İslam dışı saymamaktadır. Akılcı bir mezhep olan Mutezile, mantık kurallarıyla çelişir gördüğü âyet ve hadisleri Ehl-i Sünnet'ten farklı biçimde yorumlamış ve bu yorumlarında akla öncelik vermiştir. Sonuç olarak Mutezile mezhebi, gerek akla çok değer vermesi ve özellikle de Abbâsîler döneminde felsefe ile girdiği yakın ilişkiler dolayısıyla barındırdığı felsefi metot ve görüşleri nedeniyle fazlasıyla eleştirilmiştir. Özellikle de nass ile aklın çeliştiğini düşündükleri noktalarda sıklıkla nassı akla uygun gelecek biçimde yorumlamaları diğer mezheplerde büyük tepki uyandırmıştır. Modern zamanlardaki bazı araştırmacı ve İslam tarihçileri de Mutezile mezhebini akla verdiği önem ve yöntemleri bakımından, çeşitli konularda rasyonalist olarak tanımlar. Mutezile mezhebinin kendi içinde barındırdığı beş ana öğesi vardır, bu öğelerin ilki olan ve İslam dininin de ilk öğesi olan tevhidin bu beş ana öğenin temeli olduğunu öne sürerler. Bazı cemaat ve mezhepler bu düşünceye karşı çıkmıştır.

<span class="mw-page-title-main">Georg Wilhelm Friedrich Hegel</span> Alman filozof

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Alman filozof.

<span class="mw-page-title-main">Plotinos</span> Filozof

Plotinos, Neoplatonizmin kurucusu antik filozof. Plotinos hakkındaki bilgilerimizin çoğu, kendisi de filozof olan Porfirios'un Plotinos'un baş eseri Enneadlar'a yazdığı önsözden gelmektedir. Plotinos'un mistik felsefesi Yahudi, Hristiyan, gnostik ve Müslüman filozoflara ve mistiklere yüzyıllar boyunca esin kaynağı olmaya devam etmiştir.

<span class="mw-page-title-main">İhvân-ı Safâ</span> Hurufiler ya da ansiklopedistler

İhvan-ı Safâ, Basra'da 10. yüzyılda ortaya çıkan bir felsefe çığırının taraftarlarına verilen bir addır. Bir nevî felsefe ansiklopedisi mahiyetindeki risalelerini Almancaya çeviren Dietrici[kim?], bunların adlarının "Hâlis Kardeşler" anlamına geldiğini söylüyor.

Alman felsefesi, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarından itibaren belirgin bir ağırlık kazanan, bir bakıma felsefenin yurdu hâline gelen Alman felsefe geleneğini ya da başka bir açıdan farklı felsefi eğilimlere sahip olan Alman felsefecilerinin bütünlüğünü ifade etmektedir.

<span class="mw-page-title-main">Feminist eleştiri</span>

Feminist eleştiri’nin etkileşimli ya da çelişkili farklı okulları ve akımları söz konusudur. Marksist feminizm, radikal feminizm, psikanalitik feminizm, postyapısalcı feminizm söz konusu olduğundan, feminist eleştiri çok genel bir başlık olarak bütün bu eleştiri geleneklerini içermektedir demek gerekir. Özellikle 1960'lardan sonra Fransa, Amerika ve İngiltere'de ortaya çıkan ve güçlenen yeni kuramsal akımlarla ve disiplinlerle feminist hareket de toplumsal ve siyasal bir savaşım olarak canlanma gösterir.

<span class="mw-page-title-main">19. yüzyıl felsefesi</span>

19. yüzyıl felsefesi öncelikli olarak Alman felsefesinde romantizmin ve idealizmin zirveye ulaştığı bir dönemdir. Aynı şekilde materyalizmin de yeni bir derinlik kazandığı ve öne çıktığı görülür. Fransız felsefesinde bir yanda Charles Fourrier, Pierre-Joseph Proudhon, Claude Henri de Saint-Simon gibi reformcu düşünürler; öte yanda da August Comte ile pozitivizmin belirginleştiği görülür. Tarihçi Tocqueville ile sosyolog ve düşünür olan Emile Durkheim'ı da buraya eklemek gerekir.

<span class="mw-page-title-main">Orta Çağ felsefesi</span>

Orta Çağ felsefesi tarihsel dönem itibarıyla ilkçağ felsefesinin bitiminden modern düşüncenin başlangıcına kadar olan dönemi kapsar. M.S. 2. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına-16. yüzyıl başlarına, rönesansa kadar olan dönem olarak ele alınır. Bu dönemin felsefe tarihi açısından kendine özgü özellikleri vardır. Birçok felsefe tarihi kitabında Orta Çağ'da felsefe yok sayılır ya da Orta Çağ'ın karanlık bir çağ olduğu değerlendirmesine bağlı olarak felsefenin de karanlığa gömüldüğü öne sürülür. Bunun yanı sıra Orta Çağ'da felsefenin varlığını kabul eden ve bu felsefenin özgül niteliklerini açıklayan felsefe tarihi çalışmaları da söz konusudur.

<span class="mw-page-title-main">17. yüzyıl felsefesi</span>

17. yüzyıl felsefesi, Rönesans'ın etkisiyle ortaya çıkan gelişmelere dayanarak, Yeni Çağ düşüncesinin temellerini atmak üzere ortaya çıkan felsefe eğilimidir. Rönesansın ortaya koyduğu düşünsel gelişmeleri ve belirsiz kavram içeriklerini kullanan 17. yüzyıl düşünürleri, felsefi formüllerini tam bir sağlamlık ve kesinlik içinde ortaya koyma arayışı içinde olmuşlar ve ortaya koydukları çalışmalarla sistematik felsefeyi yeni bir derinlikle temellendirmişlerdir. Aydınlanma çağı düşüncesinin ilkeleri ve temel kavramları büyük ölçüde 17. yüzyıl felsefesinde hazırlanmıştır.

Farabi bibliyografyası Farabi'ye ait olduğu düşünülen eserleri içermektedir. Hangi eserlerin Farabi'ye ait olduğu yıllardan beri tartışılmakta ve tam olarak açık olmayan bir konudur.

Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi 100 sayfayı aşmayan oldukça kısa bir metin olmasına rağmen Immanuel Kant'ın ahlak felsefesinin temellerini ortaya koyduğu en önemli metindir. Ahlak felsefesi alanında sistematik bir eser hazırlama girişiminden ilk kez 1768'de bahseden Kant, yazımına 1783 yılında başladığı eserin ilk baskısını 1785 tarihinde, en önemli eseri kabul edilen Saf Aklın Eleştirisi'nden dört yıl sonra yaptı. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi aslen Pratik Aklın Eleştirisi'ne hazırlık olarak düşünülmüştü. Bu eserde ortaya konan ahlak felsefesinin esasları Pratik Aklın Eleştirisi'nde ve geç bir dönemde yazdığı Ahlak Metafiziği'nde geniş biçimde açıklanır ve incelenir.